KOMPLO TEORİLERİ 

ELVİS YAŞIYOR (MU ?)

 

Müzik dünyasında, uzun ara unutulur, konuşulmaz ve üzerinde fazla durulmaz gibi görünse de, gündeme geldiğinde pek çok müzikseverin yakın ilgisini çeken bir konudur Elvis’in sağ olup olmadığı...

 

Dünyanın neresinde olursanız olun, konu açılıp ta “Elvis Yaşıyormuş” deyiverirseniz insanların ilgisini mıknatıs gibi çekersiniz...

Ama bir yer hariç... Orası da Memphis, yani Kral’ın memleketi...

Neden mi ? Kendinizi birkaç dakikalığına bir Memphis’linin yerine koyun ve düşünün. Dünyanın en şöhretli sanatçısının varlığını yaşamışsınız, ölümüne üzülmüş, o görkemli cenaze konvoyunu gözlerinizle görmüş ve Kral’ınızı kalbinize gömmüşsünüz.... Peki sonra ne mi olmuş ?...

 

 

Ölümünden daha on ay geçmeden orada burada görüldüğü iddiaları başlamış, heyecan, hareket, yorum, soruşturma derken seneler geçmiş (dile kolay 30 yıl) ve artık, bugün Memphis, polis merkezlerine günde ortalama 100-150 adet “Elvis’i gördüm !!!” ihbarının at koşturduğu bir yer haline gelmiş...

Memphis’liler artık bu “Elvis yaşıyormuş” olaylarını, haberlerini kanıksamışlar, pek tepki vermiyorlar. Ama Elvis’in yaşadığı yolundaki iddia haberleri de artık bir sektör olmuş. Bu işi takip edenler, kendilerine vazife(?) çıkaranlar öyle görünüyor ki nesilden nesile bu olayı izleyecek ve kendilerince bir şeyler kazanacaklar...

Yerel ve yöresel çeşitli gazetelerde ise (her nedense hep) uzaktan çekilmiş flu fotoğraflarla süslenen sütunlarca cümle, Soru aynı ;   “Resimdeki bu adam Elvis mi ?” ....   

 

  

 

 

 

 

Bu şekilde bir çok resim mevcut, ama sanıyorum bunların en ilginci, Las Vegas’lı iş adamı Joseph King’in, Meditation Garden’da Elvis’in mezarı başındayken, tam karşısındaki kulübenin penceresinde görüntülediği resim olmalı.

1978’in Ocak ayındaki doğum günü etkinlikleri için Graceland’ı ailesi ile beraber ziyaret eden, aynı zamanda amatör fotoğrafçılık faaliyetleri de olan King, 35 mm.lik makinesiyle bahçenin ve mezarların resimlerini çekerken birden tam karşısında bulunan ve Elvis’in sağlığında dini kitaplar okumak ve dua etmek için bir nevi katedral gibi kullandığı prefabrik kulübenin penceresine baktığında tanıdık bir sima gördü. Koyu renk camın arkasında gözlükleriyle bakan kişi Elvis’ti. Ya da, ona çok benzeyen biri...

King, o anın şokunu atlatmaya çalışarak, makinesinin kadrajını ayarlayamadan, ortada gördüğünüz resmi çekti.

 

      

 

Bu resim daha sonra özel laboratuarlarda büyütüldü, incelendi, araştırmacılar, resimdeki pencerede görünen siluetin Elvis “olabileceğine” kanaat getirdiler, ama elbette Elvis’in olağanüstü bir benzerinin de olacağı da raporlara eklendi.  Joseph King ise resimlediği kişinin Elvis olduğundan kesinlikle emin olduğunu belirterek şöyle demişti ;

- Elvis’in yüz hatlarını çok iyi biliyorum, Vegas’taki günlerinde otelin barında onunla ayaküstü de olsa konuşmuşluğum da var. Kesinlikle O’ydu. Orada oturmuş, içeriden dışarıya, mezarının başındaki insanlara bakıyordu, mezara doğru yürüyenlere sanki daha dikkatli bakarcasına eğildiğini de gördüm. Resmi çektim...

Daha yakın çekim almak için kadrajı ayarlarken şaşkınlıkla ve telaşla bir an dikkatim dağıldığından tekrar resim almak için baktığımda O’nu  pencerede göremedim...

Daha sonra bir Graceland yetkilisine rica ettim, kapıyı açtılar, koltuk oradaydı ama odada kimse yoktu...

 

Bugün Elvis’in halen yaşayıp yaşamadığı ile ilgili pek çok soruşturmada bu ilk resim hep kullanılmaktadır.

 

      

 

Kendi çapımda bir yorum yapayım. O gün, o an, oradaki şahıs Elvis ise...

Neden Elvis, ölü bilinirken evinde, hatta mezarına(!) yakın bir yerde dursun ki ?...

Eğer oradaki şahıs spekülasyon amaçlı bir Elvis benzeriyse... Bu çok daha riskli bir iş... Orada bir Elvis fanatiği varsa...

Joseph King’in yerinde o an kendim, orada olduğumu farz ediyorum, elimde fotoğraf makinesi var veya yok, mesafe yakın, fırlayıp o kapıyı açmam (gerekirse camı çerçeveyi indirmem) işten bile değil. 

Sonra ??   “Aman Tanrım, Elvis !!!”   veya,   “Hay Allah, O değilmiş !!!”

Olabilecek skandalı düşünebiliyor musunuz ? Graceland’da kim göze alabilir böyle bir olayı ?...

 

Aslında bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama hikayemize dönelim...

Ama şu var ki, her Memphis’linin kafasının bir köşesinde az ya da çok, bir gün havaalanına iniş yapan özel bir uçaktan Elvis’in inmesi ve doğruca Graceland’a gitmesinin hülyası yatmaktadır.

Tabii bana kalsa o uçak İstanbul’a, Sabiha Gökçen’e inmelidir ya, neyse...

 

 

Şimdi gelelim Elvis’in yaşadığına dair bir takım bulgulara...

Ya da, biz buna Elvis’in ölümünün yalan, bir düzenleme olduğu kanaatlerini kuvvetlendiren durumlar, olgular, iddiası güçlü, açıklaması zor, resmi olmayan kanıtlar diyelim, ya da medyatik tabiriyle ; Komplo Teorileri...

 

 

Haziran 1977... Mississipi DELTASI SICAK... AMA GRACELAND, ÇOK DAHA SICAK...

 

    

 

İlk şüpheli oluşumlar 1977 Haziran’ında başlıyor... Elvis, 1977’nin ilk yarısına kadar geçen süre zarfında yanında, ama çok yakın çevresinde çalışan kişileri işlerinden kovmuştu. Bunların başında özel muhafızları olarak görev yapan okul yıllarından arkadaşı Red West, Sonny West (Red’in kuzeni) ve 1974’den beri yakınından bir dakika olsun ayrılmamış olan muhafızı ve karate hocası Dave Habbler de vardı. Bazı Graceland çalışanlarının da yarısından çoğu Mart ayında işten uzaklaştırılmış, yerlerine yeni eleman alınmamıştı...

 

   

 

Elvis’in yanında senelerce görev yapan Red West, Sonny West ve Dave Habbler, kovulur kovulmaz yazdıkları “Elvis, What Happened ?” (Elvis Ne Oldu ?) adlı kitapta işten çıkarılmalarının nedeni olarak şöyle demişlerdi ;

- Bir gün Bay Presley (Elvis’in babası Vernon Presley’e “Mr.Presley diye hitap edilirdi) bizi topladı ve masrafların arttığını, tasarrufa gidileceğini ve ücretlerimizin azaltılacağını söyledi. İtiraz ettik, bakmakla mükellef olduğumuz ailelerimiz vardı. Bay Presley, düşük ücret konusunda kararlıydı ve aksi halde ayrılmamız gerektiğini söyledi. Elvis bizimle hiç konuşmadı, çünkü 42 yaşında ve halen koca bir bebek olan Elvis’in tüm idari, maddi ve hukuki işleri Baba Presley’in komutası altında yürütülüyordu. Bize göre çok yanlış şeyler yapılıyordu ve sonuçta kırgın olarak ayrıldık...

 

SORU : Ödediği vergiler ile Tennessee Eyaleti’nde zaman zaman rekorlar kıran, ödüller alan, müzikal yaşamı boyunca hiçbir çalışanıyla maddi sorunu olmayan, sevdiklerine en ucuz hediyesi “son model Cadillac” olan bir Elvis Presley’in bir anda tasarrufa ihtiyacının olması doğal kabul edilir mi ?

Acaba işten çıkarılanlar 16 Ağustos sonrası için yapılan bir hazırlığı fark edebilecek veya farklı giden bir takım işlerden şüphelenecek kadar mı Elvis’in yakınındaydılar ?

 

SORU : Elvis’in gerek şöhreti, serveti, gerekse de sosyal konumu dolayısıyla sürekli kaçırılma ve ölüm tehditleri aldığı biliniyorken, böyle bir ortamda, en yakınındaki ve en tecrübeli 3 muhafızının işine, sırf tasarruf diye son verilmesi, sıradan bir gelişme olarak kabul edilir mi ?

 

 

HERŞEY, LİSA MARIE İÇİNDİ....

 

Kral, hayata veda ettiği gün, biricik kızı Lisa Marie, Graceland’daydı.

“Ne var bunda yani, kızı değil mi, evi değil mi, olamaz mı ?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Elbette olur...

Priscilla ile boşanmalarından sonra Lisa Marie annesiyle Los Angeles’ta kalıyor, ara sıra, ama Elvis’in konser turnesi olmadığı zamanlarda Memphis’e geliyor babasıyla bir-iki gün geçirip tekrar annesinin yanına ve okuluna dönüyordu. Özellikle 1975-77 arası gayet yoğun geçen konser turneleri nedeniyle baba-kız’ın çok uzun süre bir araya gelemeyip, çoğu zaman sadece telefonla görüştükleri biliniyordu.

 

    

 

1977’nin 27 Haziran’ındaki o meşhur “son konser”den sonra Elvis’in yakın çevresinin de dikkatini çeken ilginç gelişmeler oldu.

O ana kadar ayda bir Memphis’e gelip en fazla 2-3 gün kalan Lisa Marie, babasının istek ve girişimleriyle daha sık gelmeye ve daha uzun süre kalmaya başladı. Elbette Elvis’in kızına olan sevgisi ve düşkünlüğü biliniyordu, ama periyodik olarak Lisa Marie’nin geliş gidişleri devam ederken, her şey yolunda giderken, birden bire artan bu özlem ve beraber olma arzusu önceleri pek dikkat çekmedi.

Peki, neydi dikkat çeken ?

 

Elvis, Memphis’e sık sık gelip giden kızıyla Ağustos’un ilk haftasında da beraber olmuş ve Lisa Marie Los Angeles’a dönmüştü. Ancaaak...

 

Ancak, Elvis kızının gidişinden daha dört gün sonra en yakın çalışma arkadaşı, sırdaşı Joe Esposito’dan “Lisa Marie’nin Memphis’e gelmesini” sağlamasını istediğinde Esposito, Kral’a en yakın kişi olmanın verdiği cesaretle sordu ; “Daha birkaç gün önce beraberdiniz, neler oluyor Elvis ?”

İşte,  tüm dikkatleri bir anda farklı düşünmeye yönelten cevap :

“Kızımın, hafızasında beni iyi hatırlamasını istiyorum...”

 

Elbette Joe Esposito, bu cevabı o an, biraz tuhaf değerlendirmekle birlikte Elvis’in kızına olan sevgisini bildiği için olumlu karşıladı ve ertesi gün Lisa Marie Graceland’a geldi. Ne var ki bu geliş 4 gün sonra kabusa dönüşecekti.

 

SORU :  Elvis’in “O gün” itibarıyla 9 yaşında olan Lisa Marie’nin, kendisini gerek kişi olarak, gerekse de görüntü olarak iyi bellemesi için özel bir çaba içinde olduğu iddia edilebilinir miydi ?

Yoksa Elvis, kendi yaşamıyla ilgili farklı bir şeylerin gelişeceğini ve bir daha biricik kızıyla bir araya gelemeyeceğini biliyor muydu ?

 

 

DÜNYANIN EN ZENGİN SANATÇISI,  SON GÜNLERİNDE PARASIZ MI KALMIŞTI ?

 

Cenaze sonrası veraset işlemleri yapılırken, Elvis’in banka hesapları kontrol edildiğinde, özellikle 1977’nin ilk aylarından itibaren çok yüklü miktarlarda nakit çıkışlar, aktarmalar yapıldığı ve öldüğü gün, hesaplarının toplamında yaklaşık olarak 200.000.- U.S. $ gibi insanları hayrete düşüren komik bir miktarda nakit parası olduğu tespit edildi...

(Eyalet ve banka yetkililerinin veraset mahkemesine verdikleri ilk raporda 1977 Mart’ında 2 Milyon $, Haziran ayında 1 Milyon $ nakit para çekimi yapıldığı belirlenmiş ancak üç gün sonra bu satırlar hesap ekstrelerinden silinmiştir. Hatta bu aktarmalardan birinin Michigan’daki bir bankaya yapılmış olması “acaba Kral, Michigan sınırları içinde mi yaşamına devam etme kararı aldı” şeklinde şüphelerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.)

 

SORU :  Sanat hayatı boyunca plakları, konserleri, filmleri dahil, çok iyi paralar kazanan ve kazandıran, sahnelere döndüğü 1969’dan itibaren, 1977 Haziran’ı dahil tüm konserleri “kapalı gişe” olan,

film ve konser ücretlerini ilk işlerinden beri, prensipleri gereği daima nakit ve peşin alan,

17 Ağustos Portland-Maine konseri dahil, yıl sonuna kadar tüm konser biletlerinin yaz ortasında tükendiği, devlete tek kuruş ödenmemiş vergi borcu olmayan bir Elvis Presley’in,

ömrünün  son günlerinde neredeyse parasız kaldığına inanmak, acaba mümkün müdür ?  Ya da...

Hakikaten bu nakit servet bu kadar azalmış mıdır, yoksa bu servetin önemli bir bölümü 16 Ağustos’tan sonra kurulacak yeni bir yaşamın tesis edilmesine mi tahsis edilmiştir ?

 

    

 

 

Küçük ve pek dikkat çekmeyen bir nüansı değerlendirelim şimdi...

Her zaman konserlerinde final şarkısı “Can’t Help Fallin’ in Love”a başlamadan önce Elvis, şöyle veda ederdi seyircilerine ;

- Thank you very much ladies and gentlemen, be carefull yourself and God blesh you, goodbye... (çok teşekkürler, kendinize iyi bakın, tanrı sizleri korusun, hoşçakalın...)

Ancak, Elvis, 19 Haziran Omaha, 21 Haziran Rapid City ve 27 Haziran Indianapolis Market Square Arena’da verdiği “en son” üç konserinde “goodbye” yerine “adios” kelimesini kullanmıştır.

İspanyolca’da “adios” kelimesi “elveda” anlamındadır ve ayrılıklarda ama bir daha görüşülmeyecek ayrılıklarda kullanılan bir veda kelimesidir.

 

SORU : O tarihten bir sonraki konseri 17 Ağustos’ta olduğuna göre, Elvis, bir daha seyircisiyle görüşmeyeceğinin bu kadar bilincinde miydi ki,  o konserlerini “adios” diyerek bitirdi ?...

 

 

 

R.VALENTİNO ve M.MONROE’dan YILLAR  SONRA EN GÖRKEMLİ CENAZE....

 

Elvis’in cenaze töreni de her zaman çeşitli spekülasyonları gündeme getirmiştir.

Elvis, bizim ölçülerimizle 1.80 boyunda ve yaklaşık 120 kg ağırlığında olan geniş yapılı (eskilerin tabiriyle boylu poslu kalıplı) bir adamdı. Dolayısıyla onun için özel yapım bir tabut gerekecekti. Elvis kendi cenaze törenine, boş ağırlığı yaklaşık 200 kg. olan içi özenle döşenmiş, çok pahalı ve çok özel yapım bir tabut içinde iştirak etti...

 

SORU : Özel yapım olduğu belli olan tabut neden bu kadar ağırdı ? İmalatçılar, Presley Ailesi tarafından 8.000 $ nakit ödenerek yaptırılan bu tabutu Elvis’in öldüğü günün akşamına hemen nasıl yetiştirebilmişlerdi ?

Yoksa bu tabut çok önceden yapılmış olup, “Memphis Cenaze Evi”nin ya da Graceland’ın bilinmeyen karanlık bir köşesinde “o gün” için hazır mı bekletiliyordu ?

 

 

 

 

 

Elvis’in tabutunu taşıyanlardan (12 kişi) bazıları sonradan yaptıkları açıklamalarda bu kadar çok ağır bir şey taşımalarına bir anlam veremediklerini ve tabutun dış yüzeyinin dokunulmayacak kadar soğuk olduğunu belirtmişlerdi.

 

SORU : Tabut, içinde Elvis varmışçasına mı böyle ağır imal edilmişti ? Ve neden soğuk hissedilmişti ? Yoksa söylentilerdeki gibi tabutun içine yerleştirilmiş mumdan yapılmış bir Elvis heykelciğinin Ağustos sıcağına dayanması mı sağlanmaya çalışılmıştı ?

 

 

LİSA MARİE BABASINI SON KEZ GÖRMEK İSTEDİ, AMA BAKAMADI...

 

İç karartıcı bir mevzuu bu tabut konusu. Ama bu ana gelmişken cenaze günü gerçekleşen bir durumu anlatalım.

 

Robert Kendall, o günkü cenaze organizasyonunu yapan “Memphis Cenaze Evi”nin 19 yıllık yöneticisiydi.

Hatta ilk mesleki işlerinden biri, belki de en önemlisi 16 Ağustos 1958’de anne Gladys Presley’in cenaze töreniydi.

Kaderin cilvesi olmalı ki, Kendall mesleğinin doruğunda yıllar sonra yine bir Ağustos gününde, tüm dünyanın gözü üzerinde, yine bir Presley için cenaze töreni organize ediyordu... Tabii ki, bu son büyük işi olmayacaktı.

Presley Ailesinin adeta “aile cenaze levazımatçısı” olan Robert Kendall, Elvis’i önce Forrest Hill Mezarlığı’na, sonra annesiyle beraber Graceland’a getirecek, aynı yere iki yıl sonra 26 Haziran 1979’da baba Vernon Presley’i ve 1980’de de babaanne Minnie Mae’yi defnedecekti...

 

17 Ağustos günü, tüm tıbbi ve yasal prosedürler tamamlanıp, Elvis’in naaşı Cenaze Evi tarafından hazırlandıktan sonra Graceland’a getirildi ve oturma salonunda hazırlanan mütevazi bir katafalka konuldu. İlk önce sadece Presley Ailesi ve evde bulunan az sayıda aileye çok yakın kişiler huzurunda tabutun kapağı açıldı ve ailenin saygısına sunuldu.

 

Birkaç yıl sonra Kendall özel bir röportajda şunları anlatacaktı ;

“Evdekiler Elvis’in tabutunun etrafında epeyce durduktan sonra herkesin bir köşeye çekildiği bir andı. Mutfak holündeydim, Lisa Marie yanıma geldi, avucunun içinde küçük metal bir bilezik vardı. “Bay Kendall, bunu babama hediye etmek istiyorum, bana yardımcı olur musunuz ?” dedi. Elinden tuttum ve beraberce tabutun yanına geldik.

Ama o an hiç tahmin edemeyeceğim bir şey oldu.

Lisa Marie’nin babasını çok sevdiğini biliyordum ve onun bu jesti beni de duygulandırmıştı.

Ama Lisa Marie tabutun başında birden irkildi, ellerini tabutun içine doğru uzatmıştı, babasını bir an için gördüğünü düşünüyorum, ama dokunmak bir yana babasının yüzüne bakmadı, dokuz yaşında bir çocuk, dehşetle açılmış gözlerle yere doğru bakmaya başladı, başını kaldırmıyor, hafiften titriyor gibiydi.

İyilik mi yapmıştım yoksa bilmeden kötülük mü ?

Ellerini sıkıca tuttum, biraz toparlandı ve bana “Bay Kendall, bunu benim yerime siz yapar mısınız ?” dedi, ben de hafif bir gülümsemeyle “bana göster bakalım Lisa, bu bileziği babanın hangi koluna koyayım ?” diye sordum. Lisa Marie’nin eliyle Elvis’in kollarından birini işaret etmesini beklerken, birden tabuta sırtını dönen Lisa kendi sağ elini işaret etti.

O anı anlatmak güç, Lisa, bileziği vermek istemezcesine yüzünü asmıştı.

“Tamam, hadi gidiyoruz Lisa” dedim ve sağ elimle Lisa’nın elini tuttum, bileziği de sol elimde gömleğimin altına doğru iterek sakladım. Sürekli yerden gözlerini ayırmayan Lisa, fısıltılı bir sesle “teşekkür ederim efendim” dedi.

Bileziği tabuta koymadığımı anlamış mıydı, biraz tereddütlü biraz da endişeliydim, ama tabutun yanından uzaklaşırken rahatlamıştım, sanki o an o bileziği babasına vermek istemediğini hissettim.

Kapıya doğru yürürken Lisa Marie bana “o hep orada mı kalacak ?” diye sordu, ne cevap vereceğimi şaşırmıştım,

“o gördüğün şey gidecek, ama baban ebediyyen bizlerle olacak” dedim.

Kapıda Prischilla Presley ile karşılaştık, Lisa uzaklaşırken olayı anlattım ve Bayan Presley benden “bileziği Lisa’nın görmeyeceği bir şekilde saklamamı” rica etti.

Lisa’nın bu durumunu kasti olarak değerlendirmedim. Mesleki tecrübelerime göre, bazen insanlar çok sevdiklerinin cesetlerine dokunamazlar, ya elleri, kolları, hareketleri şoktan kilitlenir, ya da aşırı duygusallıkla sanki incitmekten çekinirler dokunamazlar, ya da belirsizce bir korku,  bu ölüm ve canlılar arasında olabilen farklı bir şey.

Ama dikkatimi çeken bir şey daha var ki, o andan itibaren, tören boyunca, hatta gömülme anına kadar Lisa Marie babasının tabutunun yanına bir daha hiç gelmedi...”

 

SORU : Bence burada soruyu sevgili Lisa Marie’nin sorması lazım ; tabuta baktığında, o an,

              “Bu benim babam değil,  çocuk mu kandırıyorsunuz ??!!!” ...

 

      

 

 

“İYİ BAKTINIZ MI, ELVİS MİYDİ ?”    “BENZİYOR,  AMA O DEĞİL SANKİ....”

 

Tabutun içindeki Elvis’in duruşu, şekli, konumu, yüzü, saçları, favorileri de çok tartışma konusu olmuştu...

Bazılarına göre saçları kısaydı, favorileri yamuktu, kaşları kalkık ve zayıftı, burnu alnıyla düz gibiydi vs.vs.vs...

 

 

Graceland’daki saygı geçidinde tabutun kapağı açıkken önünden geçenler ve Forrest Hill Mezarlığı’ndaki dini törene katılanlar o büyük anın şokunu üzerlerinden attıktan ve özellikle de yukarıda saydığımız gelişmeler de ortaya çıktıktan sonra  4 farklı görüşe bölündüler.

 

“Birinci görüş”e göre, tabutta yatan Elvis’ti, ölüydü ve ölümü gerçekti...

 

“İkinci görüş”e göre, tabutta Elvis’in balmumundan yapılmış bir heykeli vardı... Olabilir miydi ? Tartışılır... 

Ama bence olamazdı...

Bu, balmumundan heykel görüşüne katılmak pek mümkün değil.

 

Neden derseniz, bir hatırlayın, dünyanın en kusursuz balmumu heykellerinin yapıldığı Londra’daki Madame Tussauds Müzesi’nde Elvis’in ölümünden dört ay sonra sergilenen ilk Elvis heykeli hiç de Elvis’e benzemiyordu ve Elvis hayranlarının aşırı olumsuz tepkilerinden sonra sergiden kaldırılmıştı.

 

   

 

Sonradan yapılan üç yeni heykel yine Elvis’e benzememiş, yine kaldırılmıştı.

(Kaldı ki bu müzede bugün sergilenen, siyah deri, 68 Comeback Special kostümlü Elvis mumyası ilk yapıldığında yine benzetilememiş ve onlarca deneyimden sonra Elvis’e biraz benzemiştir. Elvis’in jumpsuit’li mumyaları hep hayal kırıklığı yaratmıştı bu müzede, ilginçtir ama halen de öyle...)

Yani uzun lafın kısası, Madame Tussauds’nun sanatkarları bile 1978-79 ve 80’li yılların imkanlarıyla yaptıkları mumyaları Elvis’e benzetmeyi tutturamazlarken, 1977’de böyle yetenekli bir uzman(!) Memphis’te var mıydı ?

 

“Üçüncü görüş”ü savunanların iddiası ilginçti...

Evet, tabutun içindeki şahıs Elvis’ti ama  “ölü değildi, ölü taklidi yapıyordu”...

Ve cenaze töreninden sonra Elvis çıkıp gitmiş, tabut boş veya dolu, gömülmüştü.

Daha sonraları bu iddiaya Elvis’in sporcu arkadaşları da katıldı. Olabilirdi... Elvis, adeta hastalık derecesinde uzak doğu sporlarına, bu spor türlerinin gizemlerine düşkündü. Kütüphanesinde bu konularla ilgili bir sürü kitap vardı. Askerlik günlerinden itibaren merak saldığı karate, ju-jitsu, taek-wan-do gibi pek çok uzak doğu sporu sayesinde, sıradan bir sporcunun çok ama çok ötesinde muazzam bir vücut eğitimine sahipti. Elvis’le karate çalışan arkadaşları birkaç kez onun ölü taklidi yapar gibi uzun süre hareketsiz kaldığına ve nefesini çok uzun süre kontrol edebildiğine hayretle şahit olmuşlardı...

 

“Dördüncü görüş” sahiplerinin iddialarına göre ise, uzun süredir bir yolunu bulup ortalardan kaybolmayı planlayan Elvis, bir fırsat kolluyordu. Onu taklit eden “Elvis Benzerleri”nin çoğunu tanıyordu. Bu benzerlerden biri’nin ölüm haberi Elvis’e ulaşınca fırsat çıkıverdi. Tabuttaki kişi, ailesi maddi veya manevi ikna edilmiş ve birkaç makyaj hilesiyle biraz daha benzetilmiş bir “Elvis Benzeri”ydi...

Ama bu görüşe katılmak çok zor. Elvis işini gücünü bırakıp, kendi benzerlerinden birinin ölümünü mü bekleyecekti ? Ayrıca ölen kişinin yakınları (Allah göstermesin) siz olsanız, ikna olur muydunuz ???

Bence dünyanın en insancıl kalbine sahip olan Elvis’in kendisi de asla ve asla böyle bir şeyi, değil yapmayı, düşünmeye dahi razı olmazdı...    Geçelim........    

 

 

İLAÇLAR, İLAÇLAR, REÇETELER DOLUSU İLAÇLAR...

 

Ne olduğu belli belirsiz bir çok ilacı kullanıp vücudunu harap etmekle suçlanmıştır Elvis çoğu zaman...

Ama yine yakın bazı dostlarının ifadesine göre Elvis, ilaçlar konusunda muazzam bir bilgiye sahipti. Özellikle, FBI’ın gönüllü narkotik büro şefi olduğu dönemlerde her türlü ilaç, uyarıcı ve uyuşturucular konusunda bir eczacı kadar uzmanlaşmıştı.

Kütüphanesinde tıp ilmiyle ve ilaçlarla ilgili pek çok kitap vardı, ama gariptir bu kitapların bazıları Elvis’in ölümünden birkaç gün önce kaybolmuştu.  

Graceland’ın temizliğine bakan görevliler, kitaplıkta temizlik yaparken göz alışkanlığı oldukları yaklaşık 50 adet kitabın, Elvis’in ölümünden sonra yerlerinde olmadığını söylemişlerdi...

 

SORU : Elvis, eğer ortadan kaybolmayı düşündüyse, artık herhangi bir tıbbi veya hukuki sorununu birilerine sormak gibi bir imkanı olamayacağı için, sağlıkla, eczacılıkla, hukukla veya her neyse, ilgili kitaplarını yanına almış olabilir miydi ?

 

 

“O GÜN” Memphis’ten  Buenos Aires’e  GİDEN ADAM KİMDİ ???...

 

Memphis Uluslararası Hava Meydanı’nda American Airlines bilet satış görevlisi Claire Howleen, 16 Ağustos 1977 Salı günü, gündüz vardiyasındaydı. O gün yaşadığı ilginç bir gelişmeyi şöyle anlatıyordu ;

 

- O sabah listeye baktığımda o günkü 16:00 Buenos Aires uçağına John Burrows adına kayıtlı bir rezervasyon olduğunu ve henüz biletin alınmadığını fark ettim. Ancak uçağın kalkışından bir saat kadar önce bir adam geldi, pasaportunu gösterdi ve adının John Burrows olduğunu söyledi. O an elbette Elvis aklımdan bile geçmiyordu. Elvis’i biliyordum ama pek dinleyen biri değildim. Ancak, yine de karşımdaki kişinin Elvis Presley’e çok benzediğini fark ettim. Uzun boylu, şişman, başında bere, sırtında keten ceket, kocaman gözlükleri, kalın favorileri vardı ve sakal tıraşı olmamıştı, hareketleri aceleci, biraz panikli gibiydi. İşlemlerini yaptım, aprona yürüdü ve kayboldu. Uçak kalktıktan 45 dk. sonra kahve almaya gittiğimde bir ara gözüm televizyona takıldı. Haberlerde Elvis Presley’in az önce bir hastanede öldüğünü söylüyorlardı. Ekrana Elvis’in son halinin görüntüleri geldiğinde ise şok olup kalmıştım, iki saat önce Buenos Aires’e yolladığım adam karşımda, bu kez ekrandaydı...

 

SORU : Elvis, Başkan Nixon tarafından FBI Narkotik Büro’da görevlendirildiği zaman kendisine ikinci bir kimlik verilmişti. Bu ikinci kimliğindeki adı John Burrows idi. Dikkat çekmeyen bu ismini Elvis, resmi iletişimlerinde ve özel mektuplaşmalarında kullanılırdı.  

Bu isim Elvis’i nerelere kadar götürdü ?  Peki, ya sonrası ???

 

Bu arada uçak mevzuu açılmışken bir yanlış anlaşılmaya da açıklık getirelim.

Elvis’in ölümünün resmen açıklanmasından yarım saat kadar sonra özel uçağı Lisa Marie havalanmış ve bazı kimseler tarafından bu uçakta Elvis’in olduğu ve bilinmeyen bir istikamete gittiği iddia edilmiştir. Ne saçma bir iddia...

Aslında, doğrudur, uçak hemen havalanmıştır. Ancak o uçak direkt Los Angeles’a giderek Prischilla’yı almış, oradan dönerken Las Vegas’tan da, aktör George Hamilton’ı eşi ve kızı ile birlikte alarak aynı gece Memphis’e dönmüştür.

 

 

BİR ÖLÜM HABERİ, PLAK PAZARINI NASIL CANLANDIRIR ?...

 

Elvis Presley, yaşamı boyunca pek çok rekora imza atmıştır. Bunların başında da elbette plaklarının satışları gelmektedir. Bu plak satış rekorları Elvis’in ölümünden sonra (ya da bu raddeye kadar gelmişken şuna Elvis’in ortalardan kaybından sonra diyelim) tavana vurmuştur.

Ancak, şimdi, yine pek az kişinin dikkatini çeken bir hususa değinelim...

 

Elvis’in, 1977 Haziran’ında yayınladığı son 45’liği Way Down listelerde 3. sıraya kadar yükselebilmişti. Aynı ay bu şarkınında yer aldığı “Moody Blue” LP albümü piyasaya sürülmüş henüz tırmanışa geçmemişti. Bu iki çalışmadan önce 1976’nın sonlarına doğru yayınlanan “From Elvis Presley Boulevard” albümü pop listelerinde 41. sıradan yukarı çıkmazken Country listelerinde 1. sıraya kadar çıkabilmişti... Yani her ne kadar Elvis plak ve LP albümleri 50’lerin sonu, 60’lar ve 70’lerin başı kadar çok satmıyorsa da Kral’ın yaptığı her çalışma ilgi görüyor ve fanatik hayranları tarafından satın alınıyordu.

 

      

 

Yani olaya plak sektörü açısından bakarsak, 1977’ye gelindiğinde bir Elvis LP albümü artık sadece sadık fanatikleri tarafından satın alınıyordu ve o nedenle 16 Ağustos 1977’nin sabah saatlerinde Memphis hariç Amerika’nın her yerinde, bütün müzik marketlerdeki raflarda Elvis plaklarına pek fazla rastlanmıyordu...

 

Ama birkaç saat içerisinde plak pazarında çok şey değişiverdi...

 

Elvis’in ölümünün ilan edildiği 16 Ağustos 1977’nin öğle sonrasından itibaren bütün müzik marketlere “bir yerlerden” Elvis LP albümleri yağmaya başladı. O günün akşamına kadar Memphis’te, ertesi günün sabah saatlerinden itibaren de Amerika’nın her yerinde, büyük küçük, şehirlerdeki bütün plak satış yerlerindeki raflar sıra sıra ve diziler halinde, Elvis  LP albümleriyle doldu, boşaldı, tekrar tekrar doldu...

Üstelik, bu plakların hepsi Elvis’in yirmibir yıldır çalıştığı RCA etiketiyle çıkarılmıştı. Yani, Amerika gibi ticaret hukukunun son derece etkin olduğu bir ülkede korsan plak diye bir şey söz konusu olamazdı.

 

 

Elvis’in ölüm gününü saymazsak, 17 Ağustos Çarşamba gününden, sadece 22 Ağustos Pazartesi gününe kadar sekiz milyon albüm satışı olması yine bir Elvis rekoru olarak kayıtlara geçmiştir. Güzel... Şimdi soralım...

 

SORU : O günlerdeki teknik imkanlarda bir plağın tasarımı, basımı, üretimi, oldukça zahmetli, fiziki uğraşı gerektiren bir olaydı. Büyük makara bantlardaki master kayıtların plak kalıpları çıkarılıyor sonra da seri baskı halinde ziftten imal edilmiş plaklar üzerine kaydediliyordu. Kapak basımı da başlı başına ayrı bir iş koluydu.

Peki öyleyse RCA, ölüm ilanının hemen akabinde, rekor sayıda, Elvis’in tüm albümlerini, üstelik seriler halinde, 1 gecede, Amerika’nın her yerine nasıl yetiştirebildi ?

Yoksa, RCA Firması da  “o güne”  önceden hazırlıklı mıydı ????

 

 

“ORION” da kim ?...  Yoksa sahnedeki bu adam ELVIS PRESLEY mi ?...

 

Şimdi yine tüm Elvis hayranlarını heyecanlandıran bir diğer ilginç bölüme geçiyoruz.

Bu defa konuğumuz, başarılı bir müzisyen ama artık hayatta olmayan, country şarkıcısı Jimmy “Orion” Ellis...

 

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, ölümünden önce de Elvis’in taklidini yapan epey profesyonel şarkıcı vardı. Bunların içinden Elvis’in de yakın arkadaşı olan Jimmy Ellis’in diğerlerinden farklı bir özelliği vardı.

“Orion” adıyla sahneye çıkan Ellis, Elvis gibi uzun boylu, gür saçlı, kilolu, cüsseli bir yapıya ve Elvis’le hemen hemen aynı ses tonuna sahipti.

Aynı Elvis gibi giyiniyor, Elvis’in şarkılarını figürler dahil, neredeyse “kusursuz” söylüyordu ama onun özelliği yüzündeki maskesiydi. Yüzündeki maske onun gerçek kimliğini gizler gibiydi...

 

  

 

Elvis öldükten sonra “Orion Show”lar fazlasıyla ilgi çeker oldu. Maskeli, gizemli, esrarengiz havalı bir Elvis seyirciye eğlenceli, farklı ve ilginç geliyordu. Bu arada sahnede Orion yerine Elvis’in  yer aldığı da fısıldanmaya başlamıştı.

 

Bu gösteriler devam ederken, bir Elvis fanatiği ve Orion izleyicisi olan genç, yerel amatör muhabir Barbara Dowinson’ın eline bir roman geçti. 1951’de Jonathan Creecker tarafından yazılmış olan “The Soul Mask” adlı romanda Jacky Jones adlı bir şarkıcının öyküsü anlatılıyordu. Çok ünlü ve hayranları yüzünden adeta nefes alamayan bir şarkıcı olan Jones, yaşadığı hayattan bıkıyor ve kurtulmak için kendisinin sahte  ölümünü düzenliyor.

Biraz rahatlıyor ama zamanla seyircilerinin ilgisini özleyen Jones, içindeki şarkı söyleme arzusunun önüne de geçemeyince, beraber plan yaptığı arkadaşları ona sahneye maskeyle çıkarsa seyircinin anlamayacağını söylüyorlar.

Ve Jones “bir maskeyle” ve de “Orion” adıyla hayranlarının karşısına çıkıp şarkılarını söylüyor, hayranları da Jones’un taklidini(?) beğeniyorlar, Jones, her gece maskesiyle gösterilerine devam ederken, roman trajik bir şekilde gelişiyor, insanlar onun sahtekarlığını affetmiyor ve Jones sonunda herkesin gözü önünde intihar ediyor vs.vs.vs...

Bu bayağı ilginç bir roman doğrusu...

 

Bu romanı okuyan Dowinson, öldüğü söylenen Elvis Presley ile Orion arasında bağlantı kurmakta gecikmedi. Orion’un, gösterilerinde ilk on şarkıyı söyledikten sonra ara verip kulise gittiğini, sonra tekrar gelip bir gösteri yaptıktan sonra yine ara verdiğini ve programına üçüncü bir bölümle son verdiğini hatırladı... Eğer romandaki gibi bir düzen varsa, Orion’un ikinci bölümünde sahnede gerçek Elvis vardı...

Bütün Orion konserlerine gitmeye ve en ön koltuklarda izlemeye başladı. Ve sonunda kendine göre önemli bir kanıt buldu. Dinleyelim ;

- O akşamki gösteride Orion ilk bölümde hareketli şarkılar söyledi, çok terlemişti, ara verip kulise gitti, kısa bir süre sonra aynı kostümle gelip tekrar söylemeye başladı. Ama bir gariplik vardı, yine hareketli şarkılar söylüyordu, yorgun değil canlıydı, ve ne yüzü, ne boyun kısmı, ne de kostümünde hiç ter yoktu. İnanılmaz ama evet, Kral yaşıyordu ve bir-iki metre önümde şarkılarını sıralıyordu. Anlatılamaz bir duygunun içindeydim ama duygusallığın sırası değildi ve yapmam gereken bir işim vardı. Elvis’e ulaştığımı kanıtlarsam çok büyük gazeteci olabilirdim...

 

  

 

Dawinson, program biter bitmez dağılan kalabalığın arasından gizlice gösteri yapılan yerin arka kısmındaki bahçeye geçmiş. Gördüklerine inanamamış... Büyük bir karavanın önünde biraz önce sahnedeki aynı kostüm üzerlerinde olan iki adet Elvis Presley konuşuyorlarmış. Dayanamayıp “hey Elvis !!!” diye bağırmış... Sonra ???..

 

- O an Jimmy Ellis ile göz göze geldik, bana “toz ol !!” diye bağırdı, öteki Elvis bir anda elindeki bardağı yere atıp yüzünü kapatarak koşarcasına karavanın içine girdi. Elvis Presley’e çok benzediğini gördüm ama artık onun gerçek Elvis olduğuna inanmıştım. Bodyguard’lar beni oradan uzaklaştırana kadar bir rüya içinde gibiydim. Sabahı zor ettim ve gördüklerimi savcılığa bir bir anlattım, o roman da yanımdaydı...

 

Başsavcı Lautt O’Graddy, Barbara Dawinson’un bu ihbarını ciddiye aldı ve derhal soruşturma açtırdı. Ayrıca bu gelişme basına da yansımıştı. Meraklı okuyucular kitapçılara adeta hücum etmişlerdi. Hepsi de “The Soul Mask” adlı romanı okumak istiyordu. Roman eskiydi ama yeni baskıları gelmeye ve raflarda alıcı bulmaya başlamıştı..

 

Artık, “Orion” Jimmy Ellis’in gösterileri dedektif All Jeffries ve ekibi tarafından yakın takip altına alınmıştı...

Bu arada amatör muhabir Barbara Dawinson’un adı duyulmaya başlamış, röportajlar ard arda gelir olmuştu.

Elvis, eğer yaşıyorsa bu defa tam anlamda bir kapana kıstırılmış gibiydi, ama ortaya çıkarılacak mıydı ??...  Acaba ???  

Elbette, ilgili birimlerin (belki de FBI’ın) müdahaleleri(?) de gecikmedi...

Her yerde, herkesin dilinde, Orion muydu, Elvis miydi derken, ilginç gelişmeler oldu.

 

Önce, “The Soul Mask” adlı roman bir anda raflardan kaldırıldı. Sattırılmadı.

 

Genç muhabir Barbara Dawinson, yılın haber bombasını patlatmaya hazırlanırken, önce işinden kovuldu, sonra her nasıl ve nedense akabinde ani bir kararla(?) ve de kendi isteğiyle(!) ailesiyle beraber başka bir eyalete taşındı. Ve daha sonra da kayıplara karıştı...

 

Ve nihayet, maalesef diyelim, aslında kaliteli bir Country şarkıcısı, iyi bir Elvis taklitçisi ve aynı zamanda Elvis’in de arkadaşı olan “Orion” Jimmy Ellis, soygun yapmaya çalışan bir adam(??!) tarafından silahla vurularak öldürüldü, eşi de yanındaydı, maalesef  o da öldürüldü...

Jimmy Ellis’in trajik ölümünden sonra, Orion ve Elvis Presley ile ilgili tüm araştırma ve soruşturmalar kapandı... Olaylar unutturuldu...

 

SORU :   Jimmy Ellis, Bayan Ellis ve Bayan Dawinson, neyin kurbanı oldular ?

Bütün bu olanlar aslında FBI’ın, Elvis Aron Presley’e uyguladığı bir “tanık koruma” programının gerektirdiği acımasız kuralların sonucu muydu ? Varsa, neden böyle bir koruma vardı ?  Peki, Elvis tek başına mıydı ??

 

EĞER ELVİS, ÜZERİNDEKİ BASKILARDAN, BİRŞEYLERLE UĞRAŞMAKTAN, HAYATLA YARIŞMAKTAN, DİDİNMEKTEN SIKILIP BU YOLLA ORTALARDAN KAYBOLMAYI KAFASINA KOYDUYSA,

BUNU KENDİ BAŞINA MI YAPTI ?

YOKSA, “BİRİLERİ” ELVİS’İ, “BAŞKA BİRİLERİNDEN” KORUMAK İÇİN Mİ BUNLARI PLANLAYIP ELVİS’E YAPTIRDILAR  ???

 

 

 

OYUN BÜYÜKSE,  KURALLAR  ZOR,  BEDELLER  AĞIRDIR...

 

Hepimiz, Elvis’in Beyaz Saray’da Başkan Richard Nixon ile yan yana ve tokalaşırken çekilen fotoğraflarını hatırlıyoruz değil mi ? Evet, hatırladınız,  21 Aralık 1970...   O günlerde Beyaz Saray’a kabul edilen kaç şarkıcı vardı ki ?...

Elvis’in, Nixson tarafından onore edildiği, rozetler, nişanlar, ödüller verildiği vs.vs.vs. o büyük gün...

Peki, o gün Beyaz Saray’da sadece karşılıklı övgüler, güzellikler, hava-su, spor, müzik mi konuşuldu ? Hayır....

 

 

  

 

Pek çok Rock şarkıcı ve gurupların aksine, olağanüstü bir vatansever ve muhafazakar olan Elvis, 70’lerin başından itibaren gençleri etkisi altına alan “protest” müziğe karşıydı. O’na göre sahneye alkol ve uyuşturucu alıp çıkan ve sözde rock’çı geçinen bu şarkıcılar ve müzisyenler gençliğe çok kötü örnek olmakla kalmayıp, toplumu yozlaşmaya ve devlete isyana itiyorlardı. Bu yozlaşmanın temelinde uyuşturucular ve bunların acımasız zehir tacirleri yer almaktaydı.

Bu tacirler de, anormal zengin, geniş çevreli ve oldukça yüksek mevkilerde bulunmaktaydı.

Elvis, konumu gereği Amerikan müzik piyasasındaki pek çok noktaya direkt ulaşabiliyordu.

Ne de olsa, yaptığı işinde o bir “Kral” dı...

Bu nedenle, mutlaka bir şeyler yapılması gereğine inanan Elvis, Başkan Nixon’dan bir takım görevler ve yetkiler istedi, aldı ve işe koyuldu...

 

 

 

İşin görülen kısmı “Gönüllü FBI Yardımcısı” olmaktı ama Elvis bunun dışında artık John Burrows adına ikinci bir kimliği olan gizli görevli bir FBI ajanıydı... Görevi de yıllardır sahne önü ve arkasıyla içinde olduğu müzik ve sanat dünyasındaki uyuşturucu odaklarını ortaya çıkarmak ve tam bir temizlik yapılmasına yardımcı olmaktı.  

Oldu mu ?... Peki, ortalık temizlendi mi ??.........   Devam edelim...

 

Elvis, büyük bir gizlilikle bu yöndeki çalışmalarını 4 yılda tamamladı ve hazırladığı, Amerikan müzik ve sinema dahil bütün sanat alanlarında cereyan eden uyuşturucu trafiğini, hem de büyük küçük, ünlü ünsüz, makamlı makamsız, isim isim,  tüm figüranları ve kahramanlarıyla, “raporunu” 1976 sonlarında FBI’a teslim etti.

Bu gizli rapor doğrultusunda bir çok seri operasyonlar yapıldı, pek çok zehir taciri yakalandı.

Elvis, ayrıca başka konularla da ilgilenmiş, bir nevi emlak ve arazi mafyası olan, “saklı seçilmişlerin” oluşturduğu “Fraternity” adlı örgütün de maskesini düşürmüş, ve bu örgütün yaklaşık on milyon dolarlık (yanlış okumadınız on milyon US $) bir işini bozarak mafyaya büyük zarar verdirmişti.  Elvis’in bilgileri, uç noktaları darmadağın etti.

 

Ama oyun çok büyüktü, işin uçları daha büyük yerlere ulaşmaktaydı. Oyunun içinde sadece sanatçılar değil, ünlü işadamları, bürokratlar, bazı eyalet valileri ve hatta bazı senatörler de rol almaktaydı. Kaldı ki, bu yüksek makamlarda bulunan isimler, aslında görünmeyen perde arkası güçlerinin emrinde olan kişilerdi.

Sonunda ard arda yapılan seri operasyonlar bir yere kadar (daha doğrusu perdenin önüne kadar) geldi ve orada kaldı... Ya perdenin arkası neresiydi ?  Orası mı ?

Orası,  artık Elvis Aron Presley’in ölüm emrinin verildiği yerdi...

 

 

İşler bir noktaya geldikten sonra daha fazla büyük baş kıyımına müsaade edilemezdi.

Elvis, susturulacaktı. Ama nasıl ?

Çünkü, o yaşa, o ünvana, o mertebeye gelmiş bir Elvis, tehditlerden, öldürülmekten korkacak birisi değildi.

 

Kaldı ki O, devletine yaptığı hizmetlerle ve bağlılığıyla gurur duyardı. Bu da öyle bir görevdi onun için.

Bütün müzik hayatı boyunca kendisini acımasızca eleştirenlere ve karşılaştığı her tehdide “hodri meydan” demiş ve kendisini üzen, inciten pek çok olay karşısında ayakta kalabilmişti Elvis.

Ama, az önce de söylediğimiz gibi oyun çok büyüktü ve bu oyunu bozan asla ve asla cezasız kalamazdı.

 

Kalın perdeler arkasında hüküm verilmişti. Elvis Presley ya ebediyyen susturulacak, ya da, içinde, yüreğinde, acısını asla taşıyamayacağı, çok kıymetli bir kurban verecekti.    Büyük Manitular ikinci şıkkı tercih etti...

Babası, amcası ve büyükannesi yaşlıydılar. Hayatı boyunca tek gerçek aşkı ve halen deliler gibi sevmekten vazgeçmediği eski eşi Prischilla da o kadar önemli değildi.     Bu kurban, Lisa Marie idi...

Elvis, 9 yaşındaki kızına adeta tapardı. Ona bir şey olmamalıydı...

 

 

 

Bu sefer FBI koridorlarında koşuşturmalar, nerelerden girilip çıkıldığı bilinemeyen odalarda toplantılar, tartışmalar, hesaplar yapılmaya başlandı. Elvis’i veya Lisa Marie’yi, sürekli koruyamazlardı. Evine de kapatamazlardı. Turnelerde o şehir bu şehir dolaşan bir Elvis’i koruyamamaktansa O’nu sanal olarak ortalardan kaldırmayı uygun gördüler.

 

 

 

VEE, DÜĞMEYE BASILDI...

 

Peki, bütün bu icraatlar planlanırken, Elvis’e en yakın planda kim olacaktı ?

Zor bir soru, ama okuduklarımız, bir takım gözlem ve yorumlarımız bu safhada karşımıza ilginç bir “kahraman” çıkarıyor ?  Ginger Alden...

 

 

Kimdi bu kız ve Elvis’in hayatına nasıl ve ne zaman girdi ?

Kimdi ? İstikbal vaat eden genç bir fotomodel ve Memphis’li ünlü bürokrat Walter Alden’in kızıydı.  

(Küçük bir hatırlatma ; Elvis’in, Memphis’te yaşayan binlerce genç arasından askere gidecek olan 5 kişiden biri olması veya seçilmesi hep tartışma konusu olmuştur.  Memphis’te, 1958’de Elvis’i askere alan resmi dairenin başında sivil yönetici konumunda kim vardı dersiniz ?   Evet, iyi bildiniz, Bay Walter Alden...

Hadi buyurun bakalım size teoriler içinde yeni bir komplo teorisi...)

 

Ne zaman girdi bu kız Kral’ın hayatına ?

Elbette Elvis’in sevgiye, aşka, daha doğrusu sevilmeye en muhtaç olduğu bir zamanda, 1976’nın son günlerinde...

O vakitlerde 21 yaşında olan ve Memphis Trafik Güzeli seçilen Ginger, 1976 Aralık ayı ortalarında, Elvis’in Graceland’daki geleneksel noel partisine katılma ve Elvis’le tanışma şansını elde etmişti.

O gece Elvis’le sadece iyi bir arkadaşlık başlatan Ginger boş durmamış o günlerde Graceland’da bulunan Lisa Marie’ye de kendini sevdirmişti.

O günden sonra “bir insana ihtiyacı olan” Elvis’i sık sık arayan, soran, ilgilenen Ginger Alden, kısa sürede “belki de vazifesinin ilk bölümünü tamamlamış”  Elvis’in de sevgisini ve ilgisini kazanmayı  başarmıştı.

 

Elvis, Prischilla’dan sonra (ve hatta o varken de) en uzun süreli (1972 – 1976) beraberliği, 1971 Tennessee Güzeli Linda Thompson ile olmuştu.  Elvis kariyerinin en parlak dönemi dolayısıyla Linda da oldukça popülerdi o vakitler.

 

  

 

Ancak, 1976 sonbaharında Elvis, Linda’nın “Elvis’le yaşamak bir yarasayı yaşamaktı, gündüzleri uyuyup geceleri yaşıyorduk” şeklinde beyanat vererek kendisini terk etmesinden sonra, duygusal yönden oldukça zor bir döneme girmişti.  Linda’dan sonra kısa süre Elvis’le beraber olan Shelia Ryan’ında ayrılma gerekçesi aynıydı. Hatta Ryan ayrılık sonrası bir başkasıyla evlenmişti.

 

Hayatında kısa süreli bir çok kadın arkadaşı olan Elvis, aslında beraber olduğu kadınlardan çok çabuk bıkan bir yapıya sahipti. Ancak onun aşk  hayatında uzun süreli ve iz bırakan sadece 3 kadın olmuştu.

Prischilla,  Linda  ve şimdi de  Ginger...

(Bu arada Kral’ın zevkliliğini takdir etmeden geçmeyelim. Prischilla başlı başına güzel bir kızdı, Linda’nın Tennessee Eyalet Güzelliği ünvanı var, Ginger da Memphis Trafik Güzeli... Kral’a da güzellik kraliçeleri yakışır değil mi ...?.. )

 

  

 

 

İşte bu koşullar altında zor ve yalnız günler, geceler geçiren Elvis bir anda karşısında bulduğu bu “saf, sevgi dolu ve olağanüstü anlayışlı” kızı görünce aradığını bulduğunu hissetti.

 

Sağlığının en kritik dönemleri olan 1976 yılının ikinci yarısında Elvis, uyku sorunu, yorgunluk, kalp ve tansiyonuyla ilgili kullandığı ağır ilaçların etkisiyle sık sık kabuslar görerek uyanır ve her defasında da yakın çevresine annesini çok özlediğini, hatta onunla konuştuğunu dile getirirdi.

Ginger, o kadar olgun ve “anlayışlıydı ki” Elvis’le bir araya geldiklerinde Elvis’in ona saatlerce annesinden bahsetmesine ses çıkarmaz, hatta dahası o da Gladys Anne’yi Elvis’le beraber özleyen bir tablo çizerdi...

 

Esas elektriklenme tam yılbaşı gecesi Elvis’in Pittsbourgh’taki konserinde oldu. Ginger muhteşem bir sürpriz yapmış, Lisa Marie’nin elinden tutarak kuliste “Black Eagle” kostümünü henüz giymiş Elvis’e ziyarette bulunmuştu.

Bu onların Noel partisinden sonraki ilk karşılaşmalarıydı.

 

 

O konserin DVD’sini izlediğimde Elvis’i oldukça güler yüzlü ve mutlu bulmuştum. Elvis sahnede, önlere yakın bir sırada, Baba Vernon, Lisa Marie ve Ginger yan yana oturuyorlardı... Kale içten fethedilmişti....

 

Bundan sonra Ginger, ilişkilerinin biraz da kesinleşmesiyle, artık Elvis’in konserlerinde seyirciler arasında, Baba Vernon’un yanında yer alıyor ve Elvis tarafından “kız arkadaşım Ginger’ı tanımanızı istiyorum, bakın orada oturuyor, hadi ayağa kalk Ginger” diye anons ediliyordu...

 

  

 

Tabii bu arada bütün basın ve müzik yayınlarında Elvis’in Ginger ile resimleri çıkmaya başlamış, Ginger, “Kral’ın yeni sevgilisi” olarak müzik medyasındaki yerini almıştı. Yeni, ama son sevgili mi, kim bilir ??

Ve yine kısa sürede fısıltı ve magazin gazeteleri, artık Elvis’in bu yeni kıza sırılsıklam aşık olduğunu, gelip geçici bir şey olmadığını, ve Elvis’in ciddi evlenme niyetinde olduğunu, yakında müzik dünyasının görkemli bir “Kral Düğünü”ne şahit olacağını yazmaya başlamışlardı.

1977’nin Ocak-Ağustos arası Elvis’in hayatında var olan Ginger, gerçekten vefalı, her konuda anlayışlı ve gönüllü bir sevgili miydi ?

Olaya Elvis’le ilgili haberler yönünden bakarsanız, Kral, sırılsıklam aşık olduğu bu kızla evlenmeye karar vermişti, hatta en yakın arkadaşlarına “artık bir oğul sahibi olmak” istediğini söylüyordu,

ve hatta 1977’nin Aralık ayında planladıkları düğünlerinde nikahlarını A.B.D. Başsavcısı kıyacaktı... 

“diye biliniyor bütün bu olanlar...”

 

GERÇEKTEN DE ÖYLE MİYDİ ?

 

Oysa, Elvis’in ölümünden bir yıl kadar sonra, “çok özel bir röportaj”da Baba Vernon Presley şöyle diyecekti ;

 

- Shelia Ryan tatlı bir kızdı, neden ayrıldıklarını bilmiyorum. Ama kızın Elvis’ten ayrılır ayrılmaz bir başkasıyla evlenmesine çok şaşırdım. Ginger Alden’i ise hiçbir zaman tam anlamıyla tanıdığımı söyleyemem. Saygılı ama fazla konuşmayan birisiydi. Oğlumla evleneceklerinden emindim. Ziyaretime beraber geldiklerinde nişan yüzüklerini bana göstermişlerdi. Ancak ölümden bir hafta kadar önce Graceland’da oğlumla oturup saatlerce sohbet ettik, onu çok düşünceli ve durgun gördüm. Sonunda dayanamadım “gazetelerde, dergilerde nişanını ilan edeceğini okuyorum ama sen bu konudan bana bahsetmiyorsun, ne zaman evleneceksiniz ?” diye sordum, birkaç saniyelik suskunluktan sonra aldığım cevap “Tanrı bilir” olmuştu. Şaşkınlığımı gizlemeye ve moral vermeye çalıştım. İşte o an anlamıştım ki, oğlumun evlilikle ilgili düşünceleri tamamen değişmişti...

 

SORU  : O gün itibarıyla tüm sanat ve müzik medyası, çevresi ve babası dahil herkes Elvis ve Ginger’ın evleneceklerinden bu kadar eminken, Elvis, böyle bir evliliğin olmayacağını ve aslında oynanan bir oyunun son perdesine gelindiğini biliyor muydu ? 

 

   

 

Peki, Ginger Alden kimdi ?

Zor ve yalnız günlerin güvenilir hayat arkadaşı mı ?

Yoksa Elvis’e uygulanmasına karar verilen ve artık dönüşü olmayan “tanık koruma projesi”nin direksiyon ve vitesini elinde tutan bir icraat görevlisi mi ?

 

Kaldı ki, Ginger, Elvis’in ölümünden sonra hiç ortada gözükmedi, hiçbir Tv, radyo, gazete, dergi veya medya organına röportaj, beyanat, demeç vermedi. O muhteşem cenaze töreninde bile ön planda yer almadı, hatta tören sonrası Graceland’da kalmaya devam etmedi, evine döndü.

Sustu, aşkını, acısını, anılarını kalbine gömen sevgiliyi oynadı, ve bir süre sonra da Memphis’ten ayrılarak Los Angeles’a taşındı, 1984 yılına kadar mesleği olan fotomodelliğe devam etti, sadece moda dergilerinin resimlerinde yer aldı, birkaç reklam filmi dışında, kendisine gelen tv dizisi veya film oyuncusu olma tekliflerini reddetti.

Hiç evlenmedi ve de hiç bir zaman adı her hangi bir erkekle anılmadı.

80’lerin başında bir iki röportaj verdi ama, Elvis’in onunla mutlu olduğunu, ölümünü kabullenmenin çok zor ama Elvis’in “Tanrının özel yaratılmış bir insanı” olduğuna inandığını ifade eden cümlelerin dışında başka şey konuşmadı, Elvis’in ona hediye ettiği karat değeri çok yüksek olan nişan yüzüğünü ve TCB kolyesini ölene kadar asla çıkarmayacağını anlattı ve Prischilla ile ilgili hiçbir özel soruya cevap vermedi.

Son olarak, 1987-88 döneminde “Capitol” adlı soap-opera türü bir tv dizisinin Cast Operatörü (oyuncu kadrosunu hazırlayan kişi) olarak çalıştı.  Ve sonra Ginger, 80’lerin sonunda köşesine çekildi ve ısrarla kendini unutturdu...

 

Elvis’i “neredeyse karşı kaldırımdan görmüş kişilerin” bile kitap yazdığı, anılarını paraya çevirdiği böylesine bir fırsat okyanusu varken, Ginger hiç bir zaman anılarını kaleme almadı, sayfalara dökmedi, kitap, yazı dizisi vs. yazmadı.

 

Aradan yıllar geçmesine rağmen bugün bile Elvis’le ilgili hazırlanan belgesel nitelikli hiçbir video, vcd veya dvd’de (Elvis’in uzağından, yakınından, alakalı alakasız, pek çok kişinin anıları, yorumları varken) Ginger Alden’in Elvis’le beraber çekilmiş bir-iki fotoğrafının dışında hiçbir konuşması yorumu, görüntüsü, anlatımı vs. yoktur.  İlginç...

 

 

SON GÜNE DOĞRU....

 

Bütün bu olanlardan anlaşılıyor ki, bu “ikinci yaşam” için yapılmak istenenler Elvis’e gerek resmi kanallardan, gerekse de Ginger Alden vasıtasıyla kabul ettirildi, uygulatıldı.

Dini ve batıl inançları çok güçlü olan Elvis’i ikna etmeleri kesinlikle hiç kolay olmamıştır, ama eminiz ki ;

“Seni öldürüp(!?) yeniden dünyaya getirelim, yoksa Lisa Marie’ye kıyacaklar” dendiğinde akan sular durmuştur...

 

Evet, artık bir sonraki süreç; 16 Ağustos 1977,  Salı,

Yerel saat 14:00, banyoda öylece bulunması, Graceland koşuşturmaları,

itfaiyeden gelen ambulans ile istikamet Memorial Baphtist Hastanesi,

16:40’da ölüm ilanı, yayınlar kesilerek verilen haberler, şaşkın yüz ifadeleri,

birkaç dakika içinde dünyanın her yerine bomba gibi düşen bir haber,

(Japonya da, Tokyo merkezli resmi TV kanalında Elvis’in ölüm haberi verilirken, haberi sunan bay ve bayan iki spikerin ellerindeki tekstleri bırakarak hıçkıra hıçkıra ağladıkları bilinmektedir)

sonra, panik, hüzün, telaş, konuşmalar, yorumlar, anılar, yorumlar,

17 Ağustos Çarşamba... Bütün gazetelerde tam manşet ölüm haberleri...

 

      

 

Memphis Cenaze Evi’nde hazırlıklar,  ABD Başkanı Jimmy (James Earl) Carter’ın övgü dolu taziye mesajı...

Graceland’daki katafalkta son gece, ünlü konuklardan başsağlığı ziyaretleri, anılar, hatıralar...

 

18 Ağustos Perşembe...   14:00’da Elvis’in naaşını taşıyan (ya da taşıdığı sanılan) beyaz limuzin cenaze aracının, 14 adet polis motorsikletinin eskortluğunda Graceland’dan çıkışı...  Elvis Presley Bulvarında ağır ağır ilerleyen 21 adet beyaz Cadillac ve ardından gelen 80 araçtan oluşan unutulmaz cenaze konvoyu...

(Bu arada yine küçük bir not düşelim, o bembeyaz Cadillac konvoyunun ortasında Burt Reynolds’ın çift kapılı kahverengi 1976 Buick’i bayağı sırıtıyordu, ama ölüm haberinden itibaren yaz ortasında Miami’deki film çalışmalarını  bırakıp Graceland’a ilk gelen sanatçılar arasında yer alan Reynolds’un vefasını takdir etmek gerekir.

Elvis’in cenaze törenine Bob Hope, Walter Matthau, George Hamilton, Jack Lemmon, Glenn Ford, Ann Margret-eşi Roger Smith, Carolyn Kennedy, John Wayne, James Brown, Sammy Davis Jr, Chat Atkins, Ricky Nelson gibi büyük isimler başta olmak üzere, müzisyenler, eyalet yetkilileri,  ve filmlerinde beraber oynadığı sanatçılardan oluşan yaklaşık 150 “ünlü”  konuk cenaze protokolüne dahil olmuştur.)

 

 

 

 

 

Vee,  16:00 son durak  Forrest Hill Mezarlığı...  Başrahip Rev Bradley’in yönettiği dini tören...

Jackie Kahane’den Elvis’i anlatan övgü dolu methiyeler,

Kathy Westmoreland’dan “My Heavenly Father” ilahisi,  vs.vs.... 

17:00 mozolede defin...

 

Biraz garibinize gidecek ama şu gömülme sırasına da kısaca değinelim.

Elvis, ölüm tarihinden iki yıl önce annesinin gömülü olduğu Forrest Hill Mezarlığı’nda muazzam bir mezar yaptırmıştı annesinin ayak ucunda, kendisi ve ailesi için.

Hani şu kocaman tek parça mermer bir haç, haçın üzerinde IHS ( In His Service) harfleri, haçın önünde insan boyutunda kollarını iki yana açmış İsa Peygamber’in heykeli, İsa’nın önünde dua eden iki adet kanatlı melek heykelcikleri, İsa’nın bulunduğu kademenin altında da büyük harflerle PRESLEY yazıyor...

 

 

Elvis, o zamanın parasıyla 16.000 dolar saymış bu mezarın yapımına. Annesinin hemen ayak ucunda inşa edilen bu mezar için “o yaşarken hep annemin yanındaydım, öldükten sonra da onun yanında olmak istiyorum” dermiş arkadaşlarına. Kral’ın annesine olan sevgisi biliniyor zaten.

(Ama katıksız Elvis düşmanı, bazı sahtekar Freud’çu yorumculara göre Elvis annesine aşık bir sapıktı. Demek ki insan sevgisinin dejenere edilmesi o yıllarda da varmış. Ayıp, dahası ahlaksızca iftiracılık...)

 

 

 

 

 

O gün Elvis annesinin ayak ucundaki bu muhteşem mozoleye gömüldü.

Bitti mi ???...

 

Bitmedi...

 

Mezarlıklar genelde son durak olur, ama Elvis’in içinde olduğu varsayılan o pahalı, dışı mavi lake, çelik ve bakır alaşımı kaplamalı “ağır” tabutun son yolculuğu, definden 46 gün sonra 2 Ekim akşamında tekrar Graceland’a oldu.

 

 

Ancak Elvis, evine yalnız dönmedi. Baba Vernon Presley oğlunu ve 1958’de kaybettiği karısı Gladys’in kalıntılarını da başka bir tabutun içinde Graceland’a getirdi.

Birkaç gün sonra da, Elvis’in yaptırdığı o muhteşem anıt-mezar da yerinden söküldü, Graceland’da Meditasyon Bahçesinin bir köşesine “seyirlik” olarak konuldu.

 

 

 

Şimdi önemli bir noktaya geliyoruz...

Forrest Hill’de 46 gün yan yana yatan ana-oğul  Graceland’da yan yana  gömülmedi.

Elvis ile annesinin arasına bir mezar yeri boşluk bırakıldı.

Buraya 1979 Haziran’ında Baba Vernon gömülecekti.

Elvis’in sağına da 1980’de  babaannesi Minnie Mae Presley gömülecekti.

 

 

 

 

BİR KAÇ SORU DAHA SORALIM;

 

Annesine olan düşkünlüğü bilinen Elvis, ki o tarihte hayatta olan babası tarafından neden annesiyle yan yana gömdürülmedi ?

 

Vernon Presley, Gladys’i oğlundan daha çok mu sevdiğine kanaat getirdi de ikisinin arasına kendi yerini hazırladı ?

Gladys’i çok sevdiyse neden O’nun ölümünden hemen bir buçuk yıl sonra üç çocuk annesi Davada Dee ile evlendi ? 

Yıllar sonra da Dee’den ayrılıp son aylarını sekreteri Sandy Miller ile  “nişanlı” sıfatıyla yaşayan Baba Presley, oğlunun mezarının aslında “boş ve sanal bir mezar” olduğunu biliyor muydu, ya da öğrenmiş miydi de ilk eşinin yanına kendisinin gömülmesini sağladı ?

 

 

 

Sonuçta 2 Ekim 1977 gecesi, merhum Elvis Graceland’a döndü.

Ama bu defa evinin arka bahçesinde ve “Aaron” adıyla gömülmek üzere...

Mezar taşına orijinal olarak Aron yazılmasına, dini ve batıl inançlarına son derece düşkün olan Elvis’in müsaade etmediği iddia ediliyor. Hoş, o anda Elvis’in pazarlık yapacak hali kalmış mıydı tartışılır, ama bu kadarına da müsaade etmişler demek ki, mozole üzerine Elvis Aaron Presley yazıldı...

 

Elvis ile ilgili tüm belgelerde, doğum sertifikasında, okul diplomalarında, konser ve albüm anlaşmalarında, kendi el yazısı ile yazdığı tüm imzalarında ismi tek “a” ile “Aron” olarak yer almaktadır.

Ancak bazı iddiasever araştırmacılar, hurafelere çok düşkün olan Elvis’in tek a harfi ile “aron” kelimesini heceleyemediğini, bunu da uğursuzluk saydığını ve ismini daha rahat heceleyebilmesi için 1972’de kendi isteği ile adını Aaron yaptığını iddia ederler, ama bunun resmi olarak kanıtı yoktur.

Kaldı ki, Elvis ile ilgili en son resmi belge olan “ölüm sertifikası”nda da ikinci adı Aron olarak yazılmıştır.

 

 

 

 

 

Neden Forrest Hill değil  ve  Neden Graceland ???

 

SON SORU : Siz, yukarıda anlatmaya çalıştığımız, “tanık koruma programını” uygulayan makamın yerinde olsanız, kendi ellerinizle ürettiğiniz, çok, ama çok önemli bir sanal cenazeyi, şehrin dışındaki asri mezarlığın bir köşesinde, yerin 1 metre altında, kaderiyle baş başa bırakır mıydınız ? Ya da öylece bırakıp işinizin başına döndüğünüzde, masanızda kahvenizi, rahat rahat ve halen, yudumlayabilir miydiniz ?

 

 

 

ANILAR,  HATIRALAR,  HAİN ZAMAN,  ZALİM TAKVİMLER...

1977 AĞUSTOS....   NE GÜNLERDİ  O GÜNLER ...

 

     

 

   

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  

 

  

 

 

 

 

İşte böyle, sevgili arkadaşlarım...

Kral’ımız, ardında sadece hacmi ve özgül ağırlığı çok ağır bir müzik kariyeri bırakmakla kalmadı, bir o kadar da soru işareti bırakıp evinde sessizce anılara karışıverdi.

Ben bu yazımdaki konuları, yaklaşık 25 yıllık bir bilgi ve doküman birikimlerimden bir araya getirebildim. Çünkü, bu konulara kafa yormaya başladığım o yıllarda internet diye bir şey yoktu. Yaşı 40’ın üzerinde olanlar hatırlayacaklardır, bir “Hey Dergisi” vardı 70’li yıllarda, bu efsane dergide Elvis’in bir resmi, bir haberi çıkacak diye nöbet tutardık adeta.

Yurt içindeki basın yayın organlarında Elvis ile ilgili önemli bir bilgi ve belge edinmek imkansızdı.

 

Ben yine de şanslıydım, askeri mesleğim gereği yurt dışına, özellikle Amerika’ya gidip gelen arkadaşlarım sayesinde, kitaplar, dergiler, albümler, konser-tartışma-yorumlar içeren video kasetler (genelde NTSC ve VHS) gibi  kendimce muazzam sayılabilecek bir Elvis Dökümantasyonu’na sahip oldum.

Bununla birlikte yine çok şanslıyım ki, mesleki ihtisasım gereği Türkiye’de internet olayını ilk kullanan kişilerden biri olmam 90’lı yılların ortalarından itibaren Elvis’e ulaşmamı sağladı.  Gönlümdeki Elvis, bu şekilde “bilimselleşti”...

(Sevgili arkadaşlarım, internetin ilk yıllarında “elvis” veya “presley” yazarak ulaşabileceğiniz 7 bin küsür site vardı. Daha sonra bu sitelerin çoğu kayboldu, kalanlar yasal hizaya getirildi ve bugünkü elvis.com yürürlüğe girdi.)

 

Yazımın başında da söylediğim gibi, bunların hepsi, aslında Elvis’in ölümünün bir yalan düzen olduğunu ortaya koyan ama yasal kanıtı, kesin ispatı mümkün olmayan iddialar olduğunu belirtmiştim.

Ancak ne var ki, okuyana, dinleyene adeta bir masal, bir kurgu film gibi gelen bu iddialar, senelerce ciddi medya ve yayın kuruluşlarında ve yine ciddi kişiler, yetkililer, uzmanlar tarafından hep tartışıldı, halen de tartışılıyor...

 

“Elvis Yaşıyor mu ? – Komplo Teorileri” araştırma yazımı iki yıl önce apar topar düzenleyip sitemizde üyelerimize sunduğumuzda aslında bu kadar teferruata da girmemiştik. Ama yine de o yazımız o kadar çok ilgi çekti ve o kadar çok e-mail, mesaj, telefon yağmuruna tutulduk ki, bu konunun Elvis’i sevenler tarafından da sıkı takip altında olduğunu gördük. Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen yine de bu konuyla ilgili sorularla, yorumlarla karşılaşınca, tekrar ama biraz daha teferruatlara da girerek yazımızı tekrar kaleme aldık. Bütün yorum ve düşüncelerimizi üyelerimizle paylaşmaya halen de devam ediyoruz.

 

Yazımızdaki resimlere gelince... Sanırım, ilginizi çekmiştir.

“Youtube”u icat edenlere ve buraya resim, video gönderenlere ne kadar teşekkür etsek azdır.

Youtube’a girdiğinizde “elvis funeral” yazın, bir anılar okyanusuna dalın, 16-17-18 Ağustos 1977’yi tekrar yaşayın...

 

(Bu arada son küçük bir not ;

O unutulmaz gün, şöför Trent Webb’in kullandığı, Elvis’in naaşını taşıyan o “beyaz limuzin cenaze arabası”, daha sonra sadece Elvis’in şehir mezarlığından Graceland’a taşınmasında kullanılmış. Aynı araç, iki yıl sonra 9 Haziran 1979’da Vernon Presley’in de naaşını taşımış ve bir daha hiç ama hiç kullanılmamış.

Bu araba onca yıl kullanılmazlıktan sonra, motoru çalışmaz, lastikleri erimiş, boyaları dökülmüş, her tarafı paslanmış hurda haliyle, Elvis hayranı, Teksas’lı, araba tutkunu bir zengin tarafından iki yıl önce, paranın tamamı “yetim ve özürlü çocuklar ile ilgili bir hayır vakfı”na verilmek üzere, yaklaşık 4000 dolar karşılığında satın alınmış...

Kolleksiyonun orjinalliğine bakar mısınız ?....)

 

 

 

Son olarak, bana “Elvis’in yaşadığına inanıp inanmadığımı” sorarsanız,

İnsanoğlu aslında güçsüz bir yaratık derler ya, hani bağırsanız yüz metre öteye sesinizi duyuramazsınız,

oysa milyarlarca insan arasında sesini tüm dünyaya duyurabilene ne mutlu....

Yaratan, yeryüzünde çok az insana “ebediyyen adını ve namını var etme” imkanı ve yeteneğini vermiştir.

Böyle insanlara da “ölümsüz” denir...

Evet, Elvis Aron Presley yaşıyor, müzik tarihinin dün, bugün ve yarınında, kalplerde, şarkılarda, gönüllerde...

 

 

 

Arif  KAVAKLI

ETA – Elvis in İstanbul Fan Kulübü

www.elvisinistanbul.com